Yarım Şişe Kolonya
Ekim 2020 / Eskişehir
Tek dilek hakkım olsa diye düşündüm denize bakarak, acaba ne dilerdim? Sonra evrenin sonsuzluğunda ve tüm dileklerimin bir uçan balon ipine bağlanmış bir bütün olduğu gerçeğinde kalbime koydum elimi. Hadi gel gidelim diyerek elimi tutan bir tavşanın peşinden sihirli keki yemeye koştum yine. Dünyaya geri döndüğümde hiçbir şey aynı olmayacaktı biliyorum. Zaten bir gece vakti gözümü kapattığım yerde hiçbir şey aynı kalmıyordu. Sahi dileklerim gerçeğe dönüşürken ben orada olacak mıydım? Bir kızım olursa adını Leyli koyacak mıydım gerçekten yoksa o benim hayalimin timsali mi kalacaktı? Işığın altında tüm gözler renk değiştirir miydi ya da benimkinin rengine mi mahsustu yaş aldıkça açılıp anneminkilere dönmesi?
Bir insanın sizin için doğru insan olduğuna işaret eden 6 cümle var dedi geçenlerde beni tanıyan biri. Aklımın içinden 6 cümleyi aradığımı bildiğine emin kahkaha attık karşılıklı. Farkedilemez gibi görülen ne varsa görüldüğünde doluyordu benim cümlelerim. Dövmemin üstündeki çiçeklerden önce gözlerimin gerçekten ne renk olduğunu, tek yanağımda beliren gamzeyi görmesi gerekmez miydi? Ben baktığımda gördüğümü sandığım şeylerden neden bu kadar emindim peki? Ya da dinlemeyi beceremediğimi kabul etmeyişimin altında korktuğum şeylerin kulağımda çalınma riskini bertaraf etme çabamın olduğunu kabullenmem gerekmez miydi artık hani çeyrek asır yürümüşken?
Hiç dokunmadan, hiç tanımadan ve hiç tanışmadan yan yana geçen insanların hiç duyulmamış kokularını yanımda tavşanın peşine götürmek istiyordum. Hiç hatırlayamayacağım kokuları kolonya şişelerine doldurup son 20 yılımı lavanta bahçesinde o’nu arayarak geçirmiştim ve o gözlerimin koyu kahverengiden gitgide açılan haline hiç rastlamadan bu diyarlardan uçup gitmişti. Gökyüzünden izleyen bir çift gözün 20 yıl sonra hala lavanta kokması nasıl mümkünse, bir bahar öğleden sonrasının 30 yıl sonra soba üstünde çatırdayan mandalina kokusuna bürünmesi pek tabi mümkündü. Zaten ben hiç hatırlanmayacak hatıraları beynimde büyüterek kokulara karıştırmayı ve kapağına rengini bürümüş yarım şişe kolonyaya tüm varlığını sığdırmayı 5 yaşında öğrenmiştim. Karanlığın içinde bir cam yansımasından seçilebilir parlamalarla yol bulmaya çalışırken kuyularımın dibinden çıkarttığım taşımı vargücüyle camına fırlatmıştım ve tam o noktada yine dünyanın tavanına doğru bakmıştım, bakmaktaydım.
Belki de her şeyi bırakıp usulca Pazar sabahları evin yanındaki ucuz pastanenin önünde beliren turuncu arabanın kapısını açıp beni nereye götürdüğünü önemsemeden güvendiğimi anlatmalıydım. Zaten artık fırından çıkmış taze elmalı kurabiyelerin tezgahta çürümesine izin veriyordum, zira hayat kurabiyelerden daha şahane tatları sunabilecek olgunluğu bulmalıydı artık. Lavanta bahçelerinden koşarken kendime çektiğim şeyin ne olduğundan habersizdim. 5 yaşımdan beri, o gittiğinden beri gökyüzüne gönderdiğim mektuplarımın içinde hep bana o’nun sevgisini bahşedecek bir ruh aradığımı söyledim durdum. Şimdi o dünyadan göçeli 21 yılı dolduruyordu kalbim ve ben mezarına gidemediğim her yıl koştuğum lavanta bahçelerinin içindeyken parmağımın ucuna konan bana cevabını getiriyordu uzak diyarlardan. Oysa bilmezdim lavantaların arıları çektiğini, mektuplarımın lavanta kokularında bozulmadan durduğunu. Ve bilemezdi ya bana dokunduğunda ölecekmiş gibi duran arı, benim ondan daha çok korktuğumu.
Korkma diye fısıldadım sonra kendi kendime sarılırken,
Korkma lavanta bahçelerinde güvendeyiz.



Yorumlar
Yorum Gönder