Yalnızlığımla Ne Zaman Tanıştık?..
Biz yalnız insanlar daima yalnızlığı tek başına olmak olarak tanımlarız. Çünkü yalnızlık paylaşıldığında sizden uzaklaşacak kadar kibirli ve kıskançtır. Ama bir noktada yanılıyormuşuz. Yalnızlık iki kişilikmiş. Biz ve yalnızlığımız... Bunu gençliğimin en rüzgârlı ve dalgalı geçmesi gereken yıllarının içinde ölü denizlerde yüzerken anladım. Ve onunla tanışana kadar tam olarak yolcuğumuz başlamıyormuş artık buna inanıyorum.
Hiç ata bindiniz mi bilmiyorum. Ben bir kere denedim, çok da başarılı bir deneyimdi diyemem. Ama ata bindiğinizde ilk önce yavaşça ilerlemeli belki yanından yürüyüp parkuru görmelisiniz. O zamanlar gencim diye tanımladığım çocukluğumda parkura çıktığım anda dolu dizgin dört nala koşmuştum. Çok sonraları engellerden atlayıp bazılarında yere çakıldıktan çok sonraları yavaşladım ve artık sadece parkurun bir sonraki adımına yürüyorum.
Çok uzun zamanlar, çocukluğumun parçası yıllarda öyle çok sevdaya kapılmışım ki artık şu yaşlarda insanların yaşadığı ve olması gereken ilişkiler bile çok uzak geliyor. Yapmam gereken daha önemli işler, okumam gereken romanlar, tatmam gereken lezzetler varken aşık olmak fikrini çok uzağa fırlatıyorum. Belki isteyerek -ki sanmıyorum- belki de karşıma beyaz atlım çıkmadığından. Herkesin bir beyaz atlısı var çünkü. Çok sıradan gördüğünüz bazı küçük detaylar benim için mükemmellik timsaliyken, benim banel bulduğum bir şey sizi bulutlara çıkarabilir. O yüzden kimse mükemmel değildir algısına şiddetle karşı çıkıyorum. Benim mükemmelim bana öyle, size bambaşka görünebilir.
Hayatımın en uzun yalnızlığının yıl dönümünü kutlarken bahar gelmiş, çiçekler böcekler ve Aşıklar sokaklara çıkmış çok gözümün gördüğü bir şey değildi. Elbette şaka yollu sitem ediyordum ama hayatımda varolan güzel şeyler beni tamahkar yapacak kadar yeterli. Çok güzel dostluklar, sık sık seyahat etmek, güzel insanlarla Dünya'ya faydalı işler yapmak, bir çocuğun bana gülümsemesi, lezzetli tatlarla bezeli bir pazar kahvaltısı, her gün kendini yenilemeye hazırlayan bir ben... Fakat günlerden bir gün işte tam yağmurlar dindi havalar güneş açtı derken yalnızlığım köşe başından elinde eskimiş bir gazete ve rasgele bir dükkandan alınmış karton bardakta kahvesiyle çıkageldi. Belli o da kahvede tarçını seviyor tıpkı benim gibi.
Bahar, Mayıs'ın başı, İstanbul'un çiçekli elbiseleri, elinde limonatası beklediği zamanlar. Hadi bir itiraf daha; 2 Yıldır keşmekeşinden dem vurduğum o romantizmin timsali Büyükada'ya hiç ayak basmadım. Oysa vapura binmeyi öyle seviyorum ki sadece vapurun ulaştığı bir yere gitmek ne muazzam olurdu. Mayıs başı ben de ayak basacaktım dost meclisiyle...Güzel yol haritalarının ve kesilecek meyveli pastanın sonu orada bitiyor. Her şey güzel de yalnızlığım kapıyı işte o zamanda çalıyor. Gidilsin, yenilsin içilsin, hafif çakır keyif Adada bir gece çalınsın felekten! Böyle muntazamlığın içinden köşe başındaki bağırıyor; "benimle oraya gitmek zor, sen başka bir vapuru bekle..." Dost meclisinde bir elin parmağı kadarız. Hayatının aşkıyla gelen de var yıllardır yollarını ayıramadığı uzak diyarlardan kopup geleniyle gelen de. Peki ya ben? Faytona hiç binmedim lakin muhtemelen 4 Kişiliktir. İki güzel elleri birleşmişliğin, hayallerinin arasında ben ve sevgili sadık yalnızlığım ne edeceğiz bir başımıza?
İşte o ada vapurunu beklerken yalnızlığımın omzuna başımı koyuşumda anladım nelere geç kaldığımı. Vapur çoktan yola koyulmuş gidiyordu bense denizin bile uğramadığı kentimden İstanbul'un buram buram romantik yalnızlığına uçmaya çalışıyordum. Yalan söylemeyeceğim zaten bunca satırımın içinden içerlediğim besbelli. Dostlar iyi hoş, kahveler tarçınlı, vapur sefası sohbeti pek ala tadında lakin adaya varıldığında çiçekli elbisemle beni vapurdan denize düşmeyeyim diye tutacak kimse yoktu. Belki bir gün gelecek ki ben hep bekleyeceğim ama şu geç kaldığı en naçizane yaşımın bağrına basamayacağım onu. Umarım beni daha fazla bekletmez, o gelene kadar ardından el salladığım sadece bir ada vapuru olur gençliğimin baharı değil...
27 Nisan 2015 / Pazartesi
Eskişehir



Yorumlar
Yorum Gönder