Lavanta
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmadıysa eğer dedi zihnimin bir yeri hatırladığım bir şiirden alıntıyla. Her yılbaşı arifesi gibi biraz buruktu içim, ses etmedim. Daha dün bir küçük kız çocuğunun dedesi bana bir cam şişe gerçek lavanta özü armağan etmişti. Başucumda duruyordu gittiğinde bulduğumuz şişelerden sonra olduğu gibi. Keşke o cam şişelere rastlasaydım birgün, zihnimden hiç silinmemiş bir şişeyi arayarak geçmiş olacaktı yıllar yine. O gittiğinde ben 5 yaşındaydım, şimdi nerelere uçmuştu çocuk kanatlarım. Ve yeni bir yıl başladığında ben kim bilir nerelere uçacaktım?
Gözlerimi kapattım. Hayallerin bir film sahnesi gibi tüm detaylarıyla kurulduğunda gerçeğe döneceğini tekrarladım kendi kendime. Burnuma taze pişirdiğim tarçınlı, zencefilli kurabiyenin kokusu doldu. Elimi karnıma koymuştum, üzerimde kırmızılı mavili gömlekten bir elbise ve ayaklarımda tüylü pembe panduflarım vardı. Duvarlarına astığım çerçevelerden birine baktım evin; o küçük kahve dükkanın bahçesine konulmuş iki iskemlede oturmuş, zihnimde diktirdiğim beyaz elbisemle ve elimde tuttuğum lavanta demetimle yanı başımda oturan, ceketine lavanta iliştirilmiş adama bakıyordum. Ben sağda oturuyordum, o kameraya bakmıştı. Yuvam olmuştu, kalbim olmuştu, ben ona küçük kız çocuklarımın masalını anlatmıştım ve o gidip Beyoğlu’nda bir kitapçıdan Leyli’nin kitaplarını alıp bana koşmuştu. Yıllar yıllar önce ve ben bugüne kıyasla daha ben bile değilken, kimse kimseyi tanımadan gülümsüyorken, o daha beni görmemişken hiç hayal edilemeyecek bir masal diliyorken şimdi evin duvarına o fotoğraf asılı durmuştu. Kocaman ve ışıl ışıl parlayan çam ağacının altında duran, parlak kağıtlara sarılı büyük kutudan oyuncak bir tren çıkacaktı. Elimin üstüne elini koydu usulca. Bir yıl daha geçmişti ve biz üçüncü kez yılbaşını karşılarken kim bilir neler olacaktı?
Tarçın kavanozunu elinize alır, kapağını açar ve burnunuza yaklaştırırsanız güzel kokar elbette. Ama bir toz bulutu sarar sizi. Oysa o tarçından bir kaşık alır ve her köşesine yayılan bir hamur yoğurur, tek tek şekillendirir, kapağını açınca yüzünüze vuran sıcağın içine fırına verir ve bir de dilek tutarsanız; sarar tüm evinizi, kalbinizi ve ruhunuzu. Demlendikçe güzelleşen ne varsa sabırla yoğurulmuş, dileklerle pişirilmiş kurabiye gibi içinize karışır. Ben küçük bir kız çocuğunu göğsüne yatırıp masallar anlatan bir adam sevdim. Hıçkırıklarıma da kahkahalarıma da değdi masalın her bir hecesi. Şimdi 5 yaşımdan şimdiye saydığım her yeni yıl arifesinden başka sarıldım erken giden kahramanıma. Bir hayal kurdum, bir masal dinledim. Şimdi kurabiyelerimin fırından yaydığı kokuyu duyumsuyor ve yeni masalları dinleyeceğimiz günlere kavuşacağımız anı bekliyorum.
Lavantalarda yaşattığım kahraman, sen gittiğinde ardında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bıraktın. Ama biri tuttu ellerimden.
Çok şey oldu gittiğinden beri.
Çocuklar büyüdü,
Hayatlar değişti,
İnsanlar geldi geçti buralardan.
Oysa bazı şeyler hep aynı kaldı!
Ben hiç büyümedim ve sen hep gülümsedin gittiğinden beri...
Her yılbaşı arifesi kadar buruk ama hiçbirine benzemez bir umutla,
Ömür kadar uzun, 19 yıllık derin hasretle.
24.12.19
Eskişehir



Yorumlar
Yorum Gönder